» Nazım Hikmet Ran şiirlerini mi okumak istiyorsunuz? Öyleyse tıklayın! (yeni!)

14.04

2018

Çakıl Taşı

Zübeyde Yalçınkaya
Sudan bir inilti duyuldu. Sonra bir çakıl taşı suyun kenarına vurdu. Asi ve dik başlı olan çakıl taşı gitmek ve çok uzakları görmek istiyordu. Her gün güne uyandığında,
-Ne zaman kaderim değişecek, diyordu. Ne de olsa her gün aynıydı. Su akıyor, ağaçlar sallanıyor, arada hayvanlar su içmek için suyun kenarına geliyordu. Ona göre başka hayatlarda vardı ve olmalıydı. İşte bizim minicik çakıl taşı içinde gitme özlemini böyle böyle büyütüyordu.
Bir gün suyun yakınında bir araba durdu. Havai bir kadın arabadan indi. Taşların üzerinde geziniyordu. Tam bu sırada bizim çakıl taşı kadının dikkatini çekti. Ve kadın onu alıp okşadıktan, sağına soluna baktıktan sonra cebine koydu ve oradan arabasına binerek hızla uzaklaştı.
Artık çakıl taşı muradına ermişti. O, tamda istediği gibi uzaklara gidiyordu. En önemlisiyse ilk kez başka bir varlıkla tanışıyordu. Ama bu varlıkta hayvanlara benzese de iki ayakları üzerine basabiliyor ve üzerindeki şeyler ne ise pekte ona yakışmış ve havalı duruyorlardı.
Kadın uzun bir yolculuktan sonra eve geldi. Taşı cebinden çıkarıp masanın üzerine koydu. Taş ilk kez bu hayatta yalnız kalmıştı. Arkadaşları artık yanında yoktu. Buna biraz hüzünlense de biraz sonra duvar onunla konuşmaya başladı. Duvar,
-Sen yenisin galiba. Dilimizi biliyor musun dedi. O sırada masa titremeye başladı. Masa,
-Hey sana diyor. Duymuyor musun, dedi. Taş, şaşkın bir şekilde, kekeleyerek,
-Siz nesiniz böyle. İlk kez böyle şeyler görüyorum. Benim yaşadığım yerde hiç böyle şeyler yoktu, dedi. Duvar,
-Nasıl yani, sen şehirli değil misin? O zaman köylüsündür. Evet, evet köylü.
-Hayır! Köylü ne demek, şehirli ne demek? Ben gerçekten bunları bilmiyorum. Ben doğanın kalbinden buraya geldim, dedi. Masa,
- Anlıyorum seni. İlk kez bu eve doğanın kalbinden biri geliyor. Bak mesela şu duvar süsü köyden geldi. Biz onun köy hikâyelerinden köyü tanıdık ve sevdik. Eminim senin de bize anlatacak o yerle, doğanın kalbiyle ilgili çok güzel hikâyelerin olacaktır, dedi. Taş düşündü ve,
-Yok, bizim orada her şey sıradan. Su akar, ağaç sallanır, hayvanlar suyun kenarına su içmek için gelir ve her şey bu kadar dedi. Duvar,
-Bu kadarcık mı? Taş,
-Evet, bu kadarcık dedi. Sonra duvardaki saat,
-İlginç, dedi. Ve sonra,
-Ben sarkaçlı saat. Saat başı gürültülü bir şekilde çalarım. İnsanlara zamanı gösteririm. Duvar her yeri kaplar ve dışarıda kalmaktan bizi korur. Masa ise evin sahiplerine yemeklerini yerken hizmet eder. Peki, sen ne işe yararsın. Adın ne senin, dedi. Taş havaya girerek, koca bir gururla benim adım taş dedi. Ne işe yaradığıma gelince ben etrafı sadece seyrederim dedi. Masa,
-Bu kadarcık mı? O dediğini buradaki herkes yapıyor. Başka ne yaparsın, dedi. Taş,
-Beklerim, dedi. Saat,
-Neyi beklersin dedi. Taş,
-Bilmiyorum, ama öyle bekliyorum işte. Duvar,
- Bu gerçekten ilginç. Evet, evet... Neyi beklediğini bilmemen ilginç. Umarım beklediğin ne ise onu uzun zaman beklemezsin, dedi.
Sonra içeri kadın girdi. Onun girmesiyle her şey suspus olmuştu. Kadın masanın yanındaki sandalyeye oturdu ve taşı eline alıp incelemeye başladı. Sonra,
-Böyle olmayacak, dedi. Önce bu taşı boyamalı dedi ve hatta şurasından delip, onu güzelce işlemeli. Böylece onu boynuma asabilirim. Bence bu taştan çok güzel bir kolye olacak dedi. Taş,
-Boya, delmek bunlar ne demek diye diye düşündü. Sonra,
-Aman ne olacak. Vakti gelince öğreniriz, dedi. Kadın taşı alıp cebine koyup atölyeye götürdü. Oradaki aletle taşın tam ortasını deldi. Taşın bu işte canı çok yandı. Bir an öleceğini sandı, ama hala karnındaki koca deliğe rağmen yaşıyordu. Kadın taşı deldikten sonra tuhaf kokan boyalarla onu süsledi ve onun yanına başka delinmiş taşlarda koydu. Taş bir taraftan düştüğü hale üzülse de bir taraftan kendi gibi taşların olduğunu görünce sevindi. Çünkü onunla aynı kaderi yaşayan iki taş daha vardı. Bunlardan biri erkek, öteki kızdı. Biri bir yanına diğeri öbür yanına takılan taşlarla artık yeni bir hayat yaşayacaktı. Ve ilk kez sıkıldığı o doğayı özlemeye başladığını anladı bu ortaları delinmiş taşları gördüğünde. Orada belki kendini yalnız sansa da sandığından çok arkadaşı vardı. Ve hepsi onu şimdi kesin merak ediyorlardır, diye düşünmeye başladı.
Taş yanına takılan kızdan hoşlansa da ötekinden hiç hoşlanmamıştı. Kız yeşim taşıydı, erkekse Oltu taşı. Kız içi ferahlatan yeşil bir renkteydi, diğer taşsa simsiyahtı. Tıpkı gece gibi. Bizim taş ilk kez farklı renklerde taşlarla karşılamıştı. Onun geldiği yerde taşlar gri renkteydi hep. Önce taş, dünyada farklı taşların olduğunu anladı ve siyah taşı görünce işte bizim taştaki ilk taş ırkçılığı da böyle başladı. Kıza gelince bizim taş nedense onun rengini öyle çok yadırgamadı. Hatta onun renginin doğa harikası olduğunu bile düşündü. Kız olan taşın adını unutmamak için içinden sürekli tekrarlıyordu.
-Yeşim, evet yeşim, diyerek. Yeşime gelince ortası delindiğinden beri hayata küsmüştü adeta. Acaba ona bunu yapanlara o da aynısını yapsaydı mutlu olabilir miydiler. Evet, bu insan denilen varlık çok vahşiydi. Elinden hiçbir şey kurtulmuyor ve şekil değiştiriyor diye kendi kendine düşünüyordu. Oltu taşına gelince bu taş çok sertti ve yapılan işleme çok dayanamayıp kısa bir süre sonra ortadan ikiye ayrıldı ve kadın ona acımadan çöpe attı. Eliyle iki taşı iyice yoklayıp,
- İyi bunlar sağlam dedi. Kadın kolyenin şeklini değiştirip boynuna astı. Artık bizim meraklı çakıl taşı etrafı görüyor ve her gördüğü şey karşısında heyecanlanıp, şaşkına dönüyordu. Ama yanındaki yeşim taşında hiçbir kıpırtı olmuyordu. Çünkü yeşim taşı depresyona girmişti. Belki de şehirli hastalığı edinmişti. Gerçi nasıl edinmesindi ki, eskiden sevdiği bir erkek arkadaşı vardı. Şimdi o olmadığı gibi tam vücudunun ortasında kocaman bir delik vardı.
Yeşim taşının suskunluğu zamanla bizim çakıl taşının da suskunluğu oldu. Her ne kadar hayat her şeye rağmen devam etse de taş için sevdikleri şeyler çok uzaktaydı. Ve bizim taş zamanla anladı doğada olmak özgürlüktü. Aşık olmuş olsa da yeşim taşına özgürlüğün olmadığı yerde olan aşk bile esaretten başka bir şey değildi. Bu yüzden taş kendini sıktı. O kadar çok sıktı ki aşırı sertleşmeden dolayı ortadan ikiye ayrıldı. Ve o da diğer taş gibi çöpe atıldı.


Zübeyde Yalçınkaya

Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.
Etiketler: taş-özgürlük-doğa

Öykü için yorumlar

Bu öyküyü sevdim diyenler

Yazarın son 10 yazısı

Şiirlerin ve denemelerin telif hakları ve sorumluluğu sahiplerine aittir. Siirkolik.com telif hakları yasasınca şiir teliflerine bağlı kalmayı taahhüt eder.
Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.
Siirkolik Şiir Bildirimleri