» Ümit Yaşar Oğuzcan şiirlerini mi okumak istiyorsunuz? Öyleyse tıklayın! (yeni)

19.06

2017

Küçük Kız

Cengiz Damar

Bu öykü, 20.06.2017 tarihinde günün yazısı seçilmiştir.

Doktor arkadaşım, beş kız kardeşin en büyüğü bendim diyerek anlatmaya başladı:
Babam asker olduğu için, Anadolu'da gezmediğimiz köy, kasaba, şehir kalmadı diyebilirim. Aralık ayında doğmuşum. Rahmetli anneciğim yıllar sonra bana şöyle bir şey söylemişti. 'Kızım, seni doğurduğum gün yatağım pencere kenarındaydı, gecenin karanlığında pencereden dışarıya baktığım zaman berrak bir havada ayı gördüm. Işıl ışıl parlıyordu ve hilal şeklindeydi. Birden içimden bir ses kızının ismini Hilal koy dedi. Bende bu sese uydum ve ismini Hilal koymaya karar verdim. Sabah baban yanıma gelince kızımızın ismi Hilal olsun dedim. Baban gülerek, inşallah bereketli olur, evimize Hilal gibi doğar dedi ve seni kucağına aldı. Üç sefer kulağına Hilal, Hilal, Hilal diye fısıldadı.'
Benim hiç çocukluk arkadaşım olmadı, diyerek derin bir nefes aldı. Neden diye sormama fırsat bırakmadan çünkü diye başladı,
'Hep tayin, hep tayin, oradan oraya savrulup durduk. Aynı okulda iki seneden fazla okuduğumu bilmem. Her yeni gittiğim okulda eski arkadaşlarımın ismini unutuyordum. Annem aile bütçesine katkıda bulunmak için dışarıya dikiş dikmeye başladı. Ne yapsın beş çocuk.
Benim çocukluğumu yaşama şansım olmadı. Çünkü kardeşlerimin en büyüğüydüm. Annem dikiş dikerken ben kardeşlerime bakardım. Aramızda öyle büyük yaş farkı da yoktu. Babam sert adamdı, fazla konuşmazdı. Askerlik mesleği sanki karakterine işlemişti. Gittiğimiz okullarda sınıfın en çalışkan öğrencileri içinde yerimi alıyordum. Bu günkü gibi aklımda, ben o zamanlar altı yaşındayım, annem mutfakta yemek yapmakla meşguldü bende kardeşlerime bakıyordum. Birden kardeşim Seval'in boğulurcasına öksürmesini duyarak ona bakmaya başladım. Ağzından mavi renkte köpükler geliyordu ve zor nefes alıyordu. Kötü bir şeyin olduğunu anlamıştım, koşarak annemin yanına gittim. Ona yarım yamalak Seval'in durumunu anlattım. Annem aman Allah'ım! Diyerek elindeki bardakla yan odadaki kardeşimin yanına koştu. Seval'i kucağına aldığı gibi yavrum ölüyor diye ağlamaya başladı. Ölmek ne demekti bilmiyordum. Ama annem ağladığına göre kötü bir şey olmalıydı. Annem bana kardeşlerine göz kulak ol diyerek çıldırmış gibi yalın ayak dışarıya koştu. O tarihlerde bırakın ambulansı doğru dürüst araba yoktu. Bir şekilde annem kardeşimi hastaneye yetiştirmiş. Annem ve babam hava karardıktan sonra perişan bir şekilde eve dönmüşlerdi. Ama kardeşim yanlarında yoktu. Annem korkunç çığlıklar atıyordu, babam ondan kötü olmasına rağmen, bir şekilde onu sakinleştirmek için çaba sarf ediyordu. Ben o gece değil de yıllar sonra ölmenin ne demek olduğunu anladım. Evet kardeşim ölmüştü. Sonra bir kardeşim daha dünyaya geldi. Annem Allah birini aldı, öbürünü verdi diye sevinmişti. Ölen kardeşimin hatırasını canlı tutmak için onunda ismini Seval koydular. Hayat acısıyla tatlısıyla devam ediyordu. Ben evde ikinci anne görevini ister istemez üstlenmiştim. Okuldan gelince kardeşlerime ben bakıyordum, annem fırsattan istifade hemen dikiş makinasının başında yerini alıyordu. Başarılı bir öğrenciydim ve fırsat buldukça elime ne geçerse okuyor okuyordum. Söylemiştim ya! Babam fazla konuşmazdı ve duygularını belli etmezdi. Ama biz bilirdik onun sert görünüşün altında sevgi dolu bir yüreği vardı. Bazen o sert kabuğunu kırar, bize türlü türlü şaklabanlıklar yapardı. Bu yaşa geldim, hala onun o keyifli hali gözlerimin önünden gitmez. Evet onun keyifli halleri ne yazık ki senede bir veya ikiyi geçmezdi. Bu arada yıllar su gibi aktı. Lise bitmişti ve üniversite sınavlarına hazırlanıyordum. O zamanlar dershaneler büyük şehirlerde vardı. Biz o tarihlerde Lüleburgaz'da oturuyorduk ve maalesef dershane nedir bilmiyordum. Şunu da alçak gönüllükle itiraf etmek zorundayım. Yaşadığımız yerde dershane olsa babamın maddi olarak beni dershaneye göndermeye gücü de yoktu. Gazetelerde o tarihlerde sorular çıkardı, bende o soruları çözmeye çalışırdım ve bu şekilde üniversite sınavına girdim. Yüksek bir puan almıştım ve Ankara Hacet tepe üniversitesinin Biyoloji bölümünü kazandım. İlk defa büyük bir şehir görecektim, heyecan içinde tahta bavulum hazırlandı ve babam beni Ankara'ya götürdü. Okuluma kaydımı yaptırıp beni bir yurda yerleştirdi ve geri döndü. Kardeşlerime örnek olmam gerektiğimi çok iyi biliyordum. Onun için derslerime ağırlık verdim, derslerim çok iyiydi. İlk dönem tatilinde eve dönmüştüm. Babamın yüzünde garip bir ifade vardı. Rahmetli anneme birkaç kere bunun nedenini sordum. Annem bilmiyorum kızım kendin sor dedi. Bütün cesaretimi toplayarak babama neden üzgün olduğunu sordum. Yüzüme bakmadan, ben senin doktor olmanı çok istiyordum ama kısmet işte başka bölümü kazandın dedi. Çok üzülmüştüm, babamın böyle bir arzusu olduğunu bilmiyordum. Baba bunu bana zamanında neden söylemedin diye serzenişte bulundum. Sadece ve sadece boş ver kızım her şey olacağına varır dedi ve konuyu kapatmak istedi. Baba bu konu burada bitmedi, seneye sınavlara girip tıp fakültesini kazanacağım, sana söz veriyorum dedim. Bu sözüm üzerine babam gözlerimin içine hiç konuşmadan gülerek bakmıştı. O bakışlardaki sevinci görmüştüm. Beklediğim tarih gelmişti, sınava girdim ve Kayseri tıpı kazandım. Seneler çabuk geçti. Sene kaybım olmadan okulumu bitirdim ve babamın karşısına geçip sana söz vermiştim işte kızın artık bir doktor dedim. Babam bana karşı duygularına hakim olmayı başarmıştı. Kızım köy okullarında okuyarak sonunda doktor oldu bunun gururunu yaşıyorum diyerek mesai arkadaşlarına ziyafet vermiş. Bu olayı sonradan bana annem anlatmıştı. Heyecan içinde tayin için kura çekilecek günü beklemeye başladım. Kura da nere çıkarsa çıksın, umurumda değildi çünkü idealistim. Kura da Bursa'nın Orhaneli kazasına tayinim çıkmıştı. Gençtim toydum, Orhaneli'nin yolunu tuttum. O tarihlerde yokluk diz boyuydu. Ben ettiğim Hipokrat yeminine sadık kalarak görevimi icra etmeye başladım. Gün geçtikçe o acemi doktordan eser kalmamıştı. Halk beni seviyordu ve en önemlisi hekimliğime güveniyordu. Sıkıntılar had safhadaydı ama ben mesleğimi çok seviyordum. Bütün sıkıntılara göğüs gerdim. Bir gün annesinin elinden tutmuş, dört beş yaşlarında sarı saçlı mavi gözlü bir kız sağlık ocağının kapısından içeri girdiler. O tarihlerde zaten sağlık ocağı tek odadan ibaretti. Kapının tam karşısında dökülmeye yüz tutmuş masamda oturuyordum. Hemen yerimden kalktım ve yanlarına gittim. Küçük kız ağlıyordu. Ne oldu diye sormadan annesi telaşlı telaşlı doktor hanım kızım burnuna boncuk sokmuş çıkaramadık ve mecbur olduk sana getirmeye dedi. Genç annenin telaşı bana geçmişti. Yaprak gibi titremeye başladım. Şaşkın bir vaziyette, burnunun sağ tarafı şişmiş küçük tatlı kıza bakıyordum. İlk defa böyle bir olayla karşılaşmıştım ve ne yapacağımı tam bilmiyordum. Önce ağlayan küçük kızı susturmam gerektiğini düşündüm. Küçük kıza oyuncak olarak ne verebilirim diye odama göz gezdirdim. Elime ne geçtiyse, bu senin olsun diyerek eline tutuşturdum. Kız verdiklerimin sayesinde susmuştu. Uğraşa uğraşa boncuğu çıkardım. Aradan bir hafta belki geçmişti. Kız ve annesi yine kapıda görünmüşlerdi. Küçük kız yine ağlıyordu ve burnunun tek tarafı şişti, Annesi bu seferde zeytin çekirdeği sokmuş diye sinirle söylendi. Yine eline bir şeyler tutuşturup çekirdeği çıkardım ve annesine bu konuda dikkatli olması gerektiğini söyledim. Annesi doktor hanım boncukları sakladım ama yediği zeytinin çekirdeği aklıma hiç gelmemişti diye dert yandı. Her hafta bu olay nohut, leblebi, kuru fasulye gibi nesnelerle tekrarlanmaya başlamıştı. Küçük kızın artık ismini de öğrenmiştim. İsmi Türkan'dı. Türkan ve küçük çocuklar için masamın çekmesinde şeker, çikolata, balon ve sakız bulundurmaya başlamıştım. Türkan yine feryat figan ve burnunu tek tarafı şiş bir halde gelmişti. Bu seferde burnuna büyük bir düğme sokmuştu. Düğmeyi çıkardıktan sonra kaşlarımı çatarak, her zaman olduğu gibi bir daha yapmamasını söyledim. Verdiği cevap çok ilginçti. 'Bir daha zaten yapmam' dedi.
'Niye diye sorduğumda, bana oyuncak vermedin de ondan' dedi.
Bu cevap karşısında ne yapacağımı şaşırmıştım. Türkan'ın hediye alabilmek için burnuna bir şeyler soktuğunu geçte olsa anladım. Küçük afacana burnuna bir şey sokmadan buraya gelirsen o zaman hediye vereceğim dedim. O günden sonra Türkan haftada bir annesi ile yanıma uğradı ve vukuatsız bir şekilde benden hediyesini aldı. Bu olay benim için bir ders olmuştu. O olaydan sonra çocuk psikolojisini mesleğimde ön plana çıkardım, diyerek diyerek sözünü bitirmişti.


Cengiz Damar

Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.
Etiketler: küçük-kız-hasta-doktor

Şiirkolikte kayıtlı 72 öyküsü bulunmaktadır.

Cengiz Damar yetkili üye konumundadır.


Cengiz Damar öyküleri

Öykü için yorumlar

Bu öyküyü sevdim diyenler

Yazarın son 10 yazısı

Şiirlerin ve denemelerin telif hakları ve sorumluluğu sahiplerine aittir. Siirkolik.com telif hakları yasasınca şiir teliflerine bağlı kalmayı taahhüt eder.
Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.
Siirkolik Şiir Bildirimleri