» Ümit Yaşar Oğuzcan şiirlerini mi okumak istiyorsunuz? Öyleyse tıklayın! (yeni)

12.05

2017

Kasavet

Ahmet Doğru

Bu öykü, 22.05.2017 tarihinde günün yazısı seçilmiştir.

Yel gibi ya da sel gibi taşradan gelmemişti. Ne ansızın içten kopan misafir sözün, ne de birden bire çöreklenen, mal bulmuş mağribi duygunun havası vardı. Yabancısı değildi, fakat aşinalığını söylemek de zordu. Çekim vardı aralarında kan bağı gibi, 'yakınımız olur kendileri' diyebilirdi az yürekli olsa. 'Kabullenilmeyen hısım' denmeliydi belki; ne ki bu yüzden hasım olunabilirdi... Saatler uzadıkça buna benzer bir sürü söz etmek geçiyordu içinden de söylenince sözden ziyade lafa döneceğinden korkuyordu. Hem kime söyleyecekti bunları ve niçin söyleyecekti?

Kelimeleri diline dolayarak kurtulacağını sandı ondan. Yok, kurtuluş yoktu. Hemen tanıtmalı, fazla bekletmemeliydi. Oyalamadan söyleyivermeliydi adını. Birazcık tereddütten sonra söyledi: 'sıkıntı'. Kolay da olmadı hani söylemesi, sanki boğazı sıkıldı; 'sı' derken dili dişlerinin arasında kalayazdı. Dili, dolgu dişinin tam törpülenmemiş iç kısmına değince iğne batırılmış gibi bir acı hissetti. Keşke 'kasavet' deseydi, bu kadar sıkmazdı belki. Hoş, onun içinde de 's' harfi vardı ya, neyse...

Nasıl tanışmışlardı, ya da tanımıştı? Nasıl karşılaşmışlardı? Birazcık bundan da mı bahsetmeliydi? Ne kadar sürmüştü bu tanışma ya da tanıma, söylemek gerekliydi. Süreç işi zor olacaktı galiba. Çünkü kaç günle ifadesi kabil miydi? Kaç hafta dese, az olurdu, en güzeli kaç ay demekti. Evet, 'kaç aydır kendileriyle baş başaymışız' demeli ve eklemeydi: 'Öyle bir baş başalık ki baş kaşıyacak zaman kalmadı.' Bütün vaktini çalıyor, usul usul öldürüyordu.

Aynanın karşısındaki kendine yirmi bininci kez bakarken; her gün bir defa baktığını düşünerek bu sayıyı yuvarladı ve itiraflarını sıraladı: 'İçim, sıkıntılandım; her şeyin tadı tuzu yitti! Sabırlı olmak lazım; zor. Bu, hayatın ayrı kulvarı, tamam... Savaş sürüyor; yarış da... İnsan olma çabasında yeni merhale... Sıva kollarını ihtiyar!' Saçma kaldı bu cümleler. Hele sonundaki ihtiyar vurgusu, dilinden fırlarken içine bir alev yürüdü. Gönlünde kopan fırtınaları yüzünde aradı, gözlerinin içine baktı uzun uzun. Hiçbir şey göremedi, yüzü de gözü de her zamanki gibiydi. Ne bir iz ne bir işaret...

Kasavet, karabasan gibi çökünce dertlerini paylaşacağı çehreler aramaya koyuldu. Kime söyleyebilirdi ki? Tuhaf şeydi bu; hep var olanı, yeni fark etmiş gibiydi. Kime deseydi şimdi? 'Bir sıkıntım var; yeni mi fark ettim acaba? Yoksa yeni bir halet mi bu? Sizinle paylaşabilir miyim onu? Son bir soru; sizin de yaşlanmaya başlayınca böyle tuhaflığınız oldu mu?' Bunları sarf edeceği kim vardı çevresinde? Hem bunu söylese, onlar ne derdi? Her kulun kendine göre bir derdi vardı mutlaka. Öyle de kim kendisiyle sıkıntısını paylaşıyordu? Çevresindekilerde pintilik ayyuka çıkmıştı, paylaşım mümkün müydü onlarla? Paylaşmayı lügatlerinden silmişlere, paylaşmanın adını telaffuz etmek bile ayıptı. Gene de bir iki kişiye söylese cömertçe, ne derlerdi acaba? Hemen süresini sorarlardı. Verdiği cevaba bakıp bu kez de: 'Hangi sıkıntıymış bu ki çekip gitmemiş aylarca durup minder çürütmüş' demezler miydi? Ya da daha farklı manalar yüklemezler miydi? Çevresindekilerin anlamak yerine yargılamaya kalkışacaklarını biliyordu. En iyisi içini, kendi kendine dökmeli, olanı biteni önce kendi görmeli, anlamalıydı. Çünkü bu simayı tanımak kolay olmamıştı. Afallamıştı baş başa kalınca. Şaşkınlıkla karışık 'kimsin, necisin' diyecek olmuştu. Sıkıntı bu, konuşur muydu? Ağzını bile açmamıştı. Kıs kıs gülmüştü sadece, elime düştün der gibi. Ne yapacağını bilememiş, eli ayağına dolaşmıştı.

Hayallerin solgunlaştığı, rüyaların kuraklaştığı bir anda çıkmıştı karşısına. Karısına laf arasında söylemeyi denedi: 'Siması yabancı değildi, tanıdık bir sima. Çıkarmaya çalıştım, yüzüne baktım kim diye uzun uzun. Dara düştüğüm bu zamanda kurtarıcı biri midir acep diye heyecanlandım da, gayret katığının yanında hani ekmeğimiz ümit ya! Onun sıkıntı olduğunu anladığımda betim benzim attı. 'Eyvah' dedim, kafiyeyi bozmadan 'ey ah' dedim kendime.' Kadıncağız bu lafları kocasının yeni hezeyanlarına yormuş olmalıydı, aldırmadı bile. Kocaman gözlerini manasızca ona çevirip, 'geç bu ayakları' der gibi boş boş bakmıştı. Sonra ilgili görünmek için de birkaç tavsiyede bulunmuştu. Fazla yediğini, spor yapmadığını, yürüyüşe çıkmadığını söyleyip çok okumanın böyle şeyler doğurabileceğini de ima etmişti. Ardından çocuklarıyla birlikte gezintilerine, düzenleyeceği eğlentilere katılmasının ne kadar önemli olduğunu ustalıkla sözlerine eklemişti. Kendine eşlik ederse hiçbir şeyinin kalmayacağını vurgulamıştı. Tavsiyelerini yabana atmadı, ancak birkaç gün dayanabildi. Sıkıntının azalması şöyle dursun, mayalanmış gibi kabarıverdi mübarek. O oldu, bir daha bu konuda karısıyla tek kelime konuşmadı.

Sıkıntının yakasına yapışan elleri her geçen gün biraz daha kuvvetlenmeye başladı. Kolay kurtulamayacağını anladı. Acilen bir destek bulması elzemdi. Çevresinde bilgili gördüğü, fikirlerine değer verdiği arkadaşı Sinan'a konuyu açmaya karar verdi. Konuya doğrudan giremedi. Önce hal hatır sordu; ardından politikadan, gündemden konuştu. Sohbetin en koyulaştığı anda söyleyiverdi ona da: 'Aslında aradığını hiç sanmıyorum. O hep yerinde sıranın kendine geleceği günü gözlemiş; sevinçlerin, mutlulukların, başarıların, heyecanların, sevda yellerinin, aşk gamlarının, ümit simsarlarının birer birer sönüp kendisinin parlayacağı günü sabırla beklemiş'. Hafif bir öksürdü: 'Anlayacağın acayip bir sıkıntı var içimde. Sana da hiç böyle bir sıkıntı uğradı mı?' dedi. Şaşırmıştı Sinan, tuhaf tuhaf bakmıştı kendine. Hiç oralı olmadan konuyu değiştiriverdi ustalıkla. Siyasete, ekonomiye döndüler yeniden. 'Sen de damdan düşen değilsin demek ki' dedi içinden.

Sıkıntıyı yanlış kişilere açtığını düşündü. Onu aslında daha yaşlı, daha güngörmüş birine açması gerekti galiba. İyi olacak hastaydı herhalde, doktor ayağına gelmişti aklından geçirir geçirmez. Tam bu esnada amcası gözüktü kapıda. Güzel tevafuktu. Hoşbeşin ardından konuyu amcasına nasıl açacağını düşünüyordu ki amcası; 'Niçin cevap vermedin telefonlara? Önce çaldırıyorduk açmıyordun. Sonra telefonun kapandı, ulaşılmaz oldun. Artık bizleri beğenmiyor musun yoksa! Büyük amcan da dertli bu konuda. Ne yaptık sana yeğen, böyle davranıyorsun?' sözlerini sarf ederek konuya girmişti. Önce cep telefonumu çaldırdım diye bir yalan uydurmak istedi, vazgeçti; doğruyu söylemeliydi, yardımcı olacak güngörmüş kişi arıyordu, elindeki fırsatı kaçırmamalıydı. Sıkıntılı olduğunu, cep telefonunu dışarı çıkarken yanına almadığını, kaç aydır telefona bakmadığı için kapanmış olacağını belirtti. Artık cep telefonu kullanmamaya karar verdiğini ekledi. 'Çünkü' dedi, 'sıkıntım buna izin vermiyor. Cep telefonu ile konuşurken boğulur gibi oluyorum. Sesim çıkmıyor. Kulağıma dayadığım telefon bir tabancaya dönüşüyor. Her kelime, kurşun gibi kulak zarımda patlıyor, beynimi içi uğulduyor. Sıkıntım tavan yapıyor böylelikle'... 'Ne sıkıntısı bu' dedi yaşlı amcası korkulu gözlerle. Amcasının gözlerindeki korkulu ifadeden ürktü bir an, biraz neşeli havayla olayı sulandırmak istedi: 'Önce ben de anlamadım ne sıkıntısı olduğunu amca. Araştırdım ki türlü türlü sıkıntı varmış meğer. Mevla, her kuluna ayrı bir sıkıntı verirmiş. Ayrı gayrı sıkıntıların yanında aynı sıkıntıları da verirmiş. 'Kiminin sıkıntısı ukba, kiminin sıkıntısı cihan / Kiminin sıkıntısı mal olur, kiminin sıkıntısı can' denilebilir şair bir edayla ki en şümullü tasnifi yapmış oluruz o vakit. Bu sınıflandırmanın içinde senin sıkıntı ne dersen amca; sonuncusudur derim. Yani can sıkıntısı. Hani öbürleri de yok değil. Hepsinden mevcut şükür, sürülerle çemren çeşit sıkıntılar.' Gevrek gevrek güldü yaşlı amcası. 'Vay yeğenim, vayy' dedi ve vurgusunu bozmadan devam etti: 'Hayal gücün rahmetliye çekmiş; kuşkulu, korkulu...'

'Rahmetli' deyince amcası; sıkıntı bir süreliğine başka bir buut kazandı. Gözleri yaşardı ikisinin de. Tatsız bir hava oluştu, kaçar gibi kalktı gitti amcası. O, kalkar kalkmaz yerine gelip oturuverdi can sıkıntısı... Birbirlerine öfkeyle bakıştılar; tanımlamak zordu karşısındakini. Bu bambaşka, apayrı bir duyguydu. En yamanıydı gördüklerinin. Boşa dememişlerdi 'can sıkıntısı'. Kastı bizzat canaydı. 'Herifin zoruna bak yahu' demek boştu. Tahtına kurulunca o, tadı tuzu yitiveriyordu her şeyin. Belki tuzu kurulara söyleyecekleri bir şey ifade etmezdi, lakin tuzu kuru olmayanlar, onun gibi naçardı.

Duramadı, çarşıya pazara attı kendini. Dikkatini başka şeylere dağıtırsa unutabilirdi onu. Mümkün müydü? Çarşı pazar kupkuru kaldı. Vitrinler, tezgâhlar bayağılaştı. Dikkatini çeken tek nesne olmadı. İçindeki sıkıntı kabardıkça kabardı. İki üç dost arkadaş görmek istedi; bir iki laf, bir iki sohbet onu yatıştırabilirdi belki. Mümkün mü, her kelime manasız kaldı. Sohbetler yavanlaşıverdi. Onlar konuştu; o, ne onların konuştuğu kelimelerin karşılığını bulabildi ne de o kelimelere karşılık verebildi. Sıkıntıya diyecek yoktu. Daha beter kabardı. Gönlünü doldurdu, derya oldu. Kitaplara sarıldı, ne ki okuduklarını anlayamadı. 'Dağ bayır gezeyim, az yüreğim ferahlar içim açılır belki' dedi. Açılmak şöyle dursun, kımıldamadı bile. Derya uçsuz bucaksız umman oldu sanki. Ne yapsa fayda etmedi. En nihayetinde dev dalgalarıyla yanaştı aklın ve kalbin kıyılarına.

Kabullenmekten başka çıkar yolunun kalmadığını gördü. Boyun eğdi. İçi bir hoş oldu. Eh, bir adı da içi sıkıntısıydı bunun. 'Medet' dedi ona, 'Teslim olacağım' dedi; manasızca baktı. Türlü dil döktü olmadı. O sabırlı çehre; 'biz bugünü nasıl sabırla bekledikse sen de sabırla bekle' diyordu sanki. Ne yapar ne ederim diye dört dolanırken camii avlusunda oturan beyaz sakallı yaşlıları gördü. Ellerinde tespihleri, dudakları şırıl şırıldı. Zaman nehrinin kıyısında mütevekkil bekleşiyorlardı. Yaşının elliyi geçtiğini, artık kendisinin de bu halkaya dâhil olması gerektiğini düşündü. Hemen koştu doksan dokuzluk bir tespih aldı, ihtiyarların aklığına karışmak için yanlarına kuruldu. Mütebessim çehrelerine bakarak o da onlar gibi dudaklarını oynattı. Yüreğini sıkıntının ellerine verdi. Dilik dilik dilinmesine aldırmadı. Buna karşılık doksan dokuzluk tespihin tanelerini çevirmeye başladı. Sıkıntı kesti, o 'Allah' dedi. Sıkıntı kesti, o 'Allah' dedi. Ne acı kaldı, ne keder; sadece Allah!


Ahmet Doğru

Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.

Şiirkolikte kayıtlı 1 öyküsü bulunmaktadır.

Ahmet Doğru yetkili üye konumundadır.


Ahmet Doğru öyküleri

Öykü için yorumlar

Bu öyküyü sevdim diyenler

Yazarın son 10 yazısı

Şiirlerin ve denemelerin telif hakları ve sorumluluğu sahiplerine aittir. Siirkolik.com telif hakları yasasınca şiir teliflerine bağlı kalmayı taahhüt eder.
Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.
Siirkolik Şiir Bildirimleri