» Ahmet Telli şiirlerini mi okumak istiyorsunuz? Öyleyse tıklayın! (yeni)

10.08

2011

Merak

Hasan Kırımlı

Bu öykü, 05.09.2011 tarihinde günün yazısı seçilmiştir.



Zekeriya Dayım'ın ilk eşi Pembe Yenge vereme yakalanmış. Hastalığı çok ilerlemiş. İyileşme ümidi hiç yokmuş. İki küçük çocuğunun, yaşlı anasının ve çok ağır hasta olan karısının bakımı ile evin işleri dayımı iyice bunaltmış. Bir çıkış yolu arayan dayım, Annemin üvey kızı Emine Abla'yı kaçırıp kuma getirmiş.
Emine Abla dayımın kaçırdığı zaman onbeş yaşındaymış. Hiç okula gitmemiş, kısa boylu, oldukça sert bakışlı, esmer güzeli bir kız imiş. Henüz daha kendisi çocuk denecek yaşta olmasına rağmen iki çocuğa analık edecek, ağır hasta olan kuması ile yaşlı kaynanasına bakacak, evin tüm işlerini omuzlayacakmış. Dahası, kendisinin de arka arkaya çocukları olmuş.
Pembe yenge bir yıl sonra vefat etmiş. Cemile ve Saadettin küçük yaşta öksüz kalmışlar.
Emine Ablanın da üç yaşındayken anası, beş yaşındayken de babası vefat etmiş. Öksüz ve yetim kalmış. Bu acıyı kendisi de tatmış. O nedenle kumasının çocuklarına üvey ana gibi davranmıyordu. Zaten, annem de O'nu ve kardeşi Ahmet'i kendi çocukları gibi bakıp büyütmüş.
Emine Abla, Sadettin'e ve Cemile'ye öz anaları gibi sevgi, şefkat gösteriyordu. Buna rağmen, Onlar bir kere olsun anne dememişlerdi. ''Abla'' diyorlardı.
Hatırladığım kadarıyla, Cemile Ablam'ın herhangi bir ruhsal sorunu yoktu. Uysallığı nedeniyle takdir bile ediliyordu. Fakat Sadettin'in, aile bireyleri ve arkadaşları ile olan ilişkileri ?'problemlerinin'' olduğunu gösteriyordu.
Emine Ablam, annemi öz annesi gibi sever ve sayardı. Her türlü sıkıntılarını, problemlerini hiç çekinmeden, anneme anlatırdı. Saadettin'le ilgili olanlarının bir çoğunu ben de biliyordum. Çünkü, her gün sabahtan akşama kadar birlikte oynuyorduk.
En büyük şikayeti şuydu:
-- ''On yaşını geçti. Helaya gidemez mi? Kasıtlı olarak donuna yapıyor. Azarlamadan, güzellikle 'Helaya gitsene' diyorum, kaynanam bana kızıyor.''
Kaynanam dediği annemin anası, anneannem... Tam bir otorite!.. ''Dediğim dedik!.. Çaldığım düdük!'' türünden biridir. Aslında Saadettin'i o şımartıyordu.
Dedem, Sarıkamış şehitlerindenmiş. Anneannem; ikisi kız, üçü erkek, beş çocuk büyütüp evlendirmiş. Erkek çocuklar küçük olanlar. Onlar büyüyüp, yetişinceye kadar kırda, bayırda, tarlada, harmanda ve ormandaki işleri hep o yapmış. Dolayısıyla da çökmüş. Zar zor üç-beş adım yürüyebiliyordu. Ama sesi... Maşallah, herkesin yüreğini hoplatıyordu!
Sıkımı annem veya bir başkası karşısında konuşabilsin! Alimallah, köyü ayağa kaldırır!.. Annem gene de, münasip bir zamanda, uygun bir dille Emine Ablam'ın şikayetlerini dile getirirdi. Ancak, hiçbir yararı olmazdı.
Saadettin'in, evde veya sokakta oynarken, büyük tuvaleti gelince, iki bacağını birbirine dolayıp, hemen ıkınmaya ve sıkınmaya başlardı. Buna mahallenin tüm çocukları şahit oluyorduk. Nedenini anlayamıyor, sadece gülüşüyorduk. İşi bitince eve gider, temizlettirirdi. Bu temizliği Emine Abla yapardı. Sonra gelir, kaldığımız yerden oyuna devam ederdik.
Bazı tuhaflıkları oyun haline getirir, bizim yapmamızı da isterdi. Zararsız olanlarını yapardık. Fakat, bazen çok tehlikeli şeyler isterdi. O zaman yapmazdık. Çoğu kez sinirlenir, kavga çıkarır, başka oyun oynamaya izin vermez, topluluğu dağıtırdı. Ayni zamanda mahallenin kabadayısıydı.
Bir gün, onların avlu içinde ikimiz oynuyorduk. (Köy evlerinin ön tarafında, ekilip dikilmeyen, etrafı çalı veya taş duvar ile çevrili bahçe) Tahmin edileceği gibi Saadettin'in istediği oyunları... Aslında, O'nun isteklerine en çok ben karşı çıkardım. Bu nedenle, ikimiz yalnızken, kabul etmeyeceğim oyunları oynamayı ya teklif etmez, ya da ısrar etmezdi. İkimize de uygun olanları oynardık.
O gün de öyle yapıyorduk. Hava çok sıcak olduğu için gölgede oynuyorduk. Her oyundan çok çabuk sıkılırdı. Bir oyunun en heyecanlı yerinde sıkılır, başka bir oyuna geçmek isterdi. Gene sıkılmış olacak ki, bir ara yanımdan ayrılıp, az ötede bulunan ot yığınının etrafında dolanmaya başladı. Aklından birşeyler geçirdiğini anlamıştım ama, ne yapacağını tahmin edemedim. Kendi kendime;
-- ''Herhalde yumurta arıyor,'' dedim.
Bazen tavuklar ot yığınlarının içine girip yumurtluyorlardı. Biz de onları arar, bulur, bakkala gider, horozşekeri, bisküvi vs. alırdık. Onun için böyle düşünmüştüm. Biraz sonra nasıl olsa herşey anlaşılacaktı. Merak etmeye gerek yoktu.
Yanılmamıştım. Saadettin seslendi;
-- ''Hasan gel bak!..''
Kalkıp yanına gittim. Yüzüstü yatmış, iki elini ot yığınının içine sokmuş, öylece beni bekliyordu. Tahmin ettiğim şeyi doğrulatmak için sordum:
-- ''Yumurta mı buldun? Kaç tane?''
-- ''A a !.. ( Hayır anlamında söylenen bir söz. )''
-- ''Ne buldun? Kuş mu yakaladın yoksa?..''
Ellerini ot yığınından çıkardı. Sağ elinde kibrit, sol elinde kutu vardı. Kibriti kutuya dayamış;
-- ''Çakayım bakalım ne olacak?''
Aklım başımdan gitti;
-- ''Heeey!.. Deli misin sen be? Ne olacağını bilmiyor musun? Yanacak. Sakın çakma! Çabuk kalk oradan!..''
-- ''Dur, deneyeyim bakalım yanacak mı?''
-- ''Bu sıcakta kuru otlar yanmaz mı hiç? Kalk oradan.''
Saadettin'i çekelemeye başladım. Fakat nafile!.. Sanki yere yapışmıştı! Kıpırdatamıyordum bile. Aynı sözleri tekrarlıyordu:
-- ''Dur, deneyeyim bakalım yanacak mı?''
Bırakıp kalksın diye ellerimle, ayaklarımla canını yakmaya çalıştım. Hiç tesir etmiyordu. Bir ara başını çevirip bana baktı. Yalvaran bir sesle;
-- ''Deneyeyim bakalım yanacak mı?''
Heyecanım çok artmıştı. Kibriti çakıverse, çıkaracağı yangın bütün mahalleyi yakardı. Ot yığını, bahçeleri çevreleyen incecik ve kuru çalı çırpıdan yapılmış avluların dibinde ve aynı zamanda, evlerle bitişik vaziyetteydi.
Köyde su çok az. O da beş-altıyüz metre uzaktaki çeşmede. Evlerde kimsecikler yok. Olanlar da hastalar, çok yaşlılar, beşikteki bebekler veya bizim gibi çoluk-çocuk. Sanıyorum çocuklarda yok. Olsalar bizim yanımıza gelirlerdi. Karşıdaki bayırda kırk-elli kadar çocuk arabacık kayıyorlar. Hepsi orada olsalar gerek!
Belirli bir süre Saadettin'i oyaladım. Fakat ne yaptım, ne söyledimse hiç kar etmedi. Sanki büyülenmiş, trans halinde gibiydi. Vazgeçiremeyeceğimi anlayınca, ''buradan gitmeliyim. Beni de işin içinde sanmasınlar.'' diye düşündüm.
-- ''Ben gidiyorum, sakın bir delilik yapma! Su bulup söndüremezsin. Bütün mahalleyi yakarsın! Herkes işinde, gücünde! Söndürecek kimseler de yok. Babana verecek cevap bulamazsın. Kocababan kemiklerini kırar! Ona göre düşün.''
Söyleyeceklerim biter bitmez koşarak oradan ayrıldım. İçimden dua ediyordum: ''Allah'ım, ne olur vazgeçsin bu delice istekten! Hiç olmazsa, yakmadan önce beni birileriyle karşılaştır da, birlikte olmadığımız anlaşılsın!''
Koşarak eve geldim. Annem orak biçmekte olduğundan, evde kimse yoktu. Aceleyle arabacığımı aldım. Doğru bayıra, çocukların yanına gittim. Arada bir arkaya bakıyordum. ''Acaba yaktı mı?'' diye?
Bayıra çıkınca köyün tüm evleri kuşbakışı görünüyordu. Ot yığınını görünce rahatladım. Saadettin hala bıraktığım gibi duruyordu. ''Herhalde korktuğu için yakmadı. Belki de uyumuştur.'' diye düşünüyordum.
Arkadaşlardan birisi bana birşeyler soruyormuş ama, hiç duymadım. Aklım Saadettin'deydi!
-- ''Heey!.. Sağır mısın be? Sana söylüyorum.'' dedi, popoma tekmeyi yapıştırdı.
Canım acıyınca kafamı Saadettin'den kurtardım. Etrafımda en az on kadar çocuk toplanmış, dalgınlığıma gülüyorlardı. Tekmeyi atana tempo tutarak:
-- ''Bir daha, bir daha!'' diyorlar.
-- ''Ne vuruyorsun be?'' diye bağırdım.
-- ''Söylediklerimi kulağın duymayınca, tekmenin acısını popon duyacak mı diye denedim? İşe yaradı bak, kendine geldin!''
Tekmeyi atan komşumuzun oğlu, Salih Ağabey'di. Salih Ağabey, benden üç yaş büyüktü. Beni öz kardeşlerinden daha çok severdi. Zorda kaldığımda korur ve kollardı. Takım oyunlarında hep beraber oluyorduk. Hiç ayrı takımlarda olmadık.
Salih Ağabey beni bir dizi sorguya çekti:
-- ''Söyle bakalım, sabahtan beri neredeydin? Hem neden bu kadar dalgınsın?''
Bu süre zarfında kendimi toparlamıştım. Neşem de yerine gelmişti. Hele Salih Ağabey'in yanımda, yakınımda olması, kendimi daha da güvende hissetmemi sağlıyordu.
Saadettin'lerin evini göstererek Salih Ağabey'e, dolayısıyla oradakilere olanı-biteni anlattım. Saadettin'in hala ot yığınının dibinde yüzüstü yattığını tüm çocuklar gördüler.
Kısa bir sessizlikten sonra, Salih Ağabey:
-- ''Boş verin onu, ne yaparsa yapsın? Biz kendi işimize bakalım. ( Bana dönerek ): Hasan, sabahtan beri Basri yarışma istiyor. Sen yoksun diye kabul etmedim. Mısırat veya alay topu oynayacağız. Ama, sen hiç kaymadın. Hadi iki-üç kere kayalım, sonra oynarız.'' dedi.
Hep birlikte arabacıklarımızın üzerine oturduk. Bayır aşağıya saldık. Avazımız çıktığı kadar, hep bir ağızdan bağırıyorduk:
-- ''Helvaaa!.. Habil'in Ahmet, Mürsel'in Mehmet, Yakup'un velet, helvaaa!..''
Arabacıkla veya kızakla kayarken hep böyle bağırıyorduk. Neden bağırdığımızı, bu sözlerin ne anlama geldiğini bilmiyorduk? Hiç de merak etmiyorduk. Biz, bizden öncekilerden böyle gördük, böyle devam ettirdik.
Aşağıya indik. Arabacıklarımızı sırtımıza vurup, yukarıya çıktık. Ayni inişi ve çıkışı iki kez daha tekrarladık. Yukarıya çıkınca arabacıklarımızı köpek eriğinin altına koyduk. Basri Ağabey ile Salih Ağabey takımları seçtiler. Mısırat oynayacağız.
(Mısırat oyunu: İki takım karşılıklı olarak, birbirlerinden on metre kadar uzağa, üçer tane büyük taşı birer adım aralıkla, ayni hizada dikilerek oynanır. Kurayı kazanan takım oyuna başlar. Oyuncular, kendi diktikleri taşların yanından, karşı takımın taşlarını yıkmak için sırayla taş atarlar. Bir oyuncu attığı taşla, rakip takımın taşlarını yıktıkça atmaya devam eder. Bazen bir taşla iki, bazen de üç taşı bir kerede yıkmak olasıdır.
Dikili taşların üçü de yıkılınca, yıkan taraf bir sayı kazanır. Oyunun başında kararlaştırılan sayıya ilk ulaşan taraf oyunu kazanmış olur. Her sayı alışta takımlar yer değiştirirler.)
Takımlar kurulduktan sonra taşları diktik. Kurayı karşı takım kazandı. Oyuna başladılar.
İlk taşı atan oyuncu ortadaki taşımızı yıktı. İkinci hakkını kullandı: Karavana!..
İkinci, üçüncü ve dördüncü oyuncuları da karavana attılar. Son oyuncuları öndeki taşımızı yıktı. İkinci hakkında o da karavana attı. Sıra bize geldi. Salih Ağabey;
-- ''Hadi Hasan! ilk önce sen at. Göster kendini. Taş nasıl yıkılırmış öğret şunlara!..''
Elimde yuvarlak ve sert bir taş vardı. Sabahtan beri Saadettin'le olan stresin verdiği kuvvetle, öndeki taşa öyle bir vurdum ki, o ortadakine, o da arkadakine vurarak üçü birden yıkıldı. Böylece ilk sayıyı biz kazandık. Salih Ağabey ve arkadaşlar, sevinçten, havaya hopluyorlardı:
-- ''Allaaah!.. Aslanım be!.. Helal olsun sana!.. Sen bunu hep yapıyorsun zaten!'' diye bağırdılar.
Koşarak yanıma geldiler ve teker teker sarılıp, öptüler.
Basri Ağabey biraz üzgün, biraz da kızgın:
-- ''Ne seviniyorsunuz be, daha ilk sayı!.. Oyun otuzda bitecek. Boşuna sevinmeyin!'' dedi.
Salih Ağabey;
-- ''Nasıl olsa otuzu da biz kazanacağız! Size bugün en fazla on sayı veririz. O bile şüpheli! Verirsek de hediyemiz olur!
Karşılıklı atışmalar, oyunun tadını getiriyordu. Yerlerimizi değiştik. Sayıyı biz kazandığımız için, ikinci oyuna gene biz başlayacağız. Yıkık taşları diktik. Salih Ağabey ilk atışı kendisi yaptı; isabet yok. İkinci arkadaş arkadaki taşı yıktı. Sonraki atışında vuramadı. Üçüncü arkadaşımız da vuramadı. Dördüncü arkadaş öndeki taşı yıktı. İkinci atışı isabetsiz oldu. Sıra bana gelince; karşı takımın oyuncuları yer değiştirmeye başlamışlardı bile.
-- ''Hadi sizi geri çevirmeyeyim!'' deyip taşımı attım.
Dikili taşı tam ortasından vurdum. Taş parçalandı. Takım arkadaşlarım gülüşerek, karşı tarafla dalga geçmeye başladılar. Neş'enin dozu yükseliyordu. Hele Salih Ağabey'in keyfine diyecek yoktu.
-- ''Bugün sizi böyle paramparça edeceğiz! Taşlarınız bile dayanamıyor!''
Tam bu sırada çocuklar bağırmaya başladı:
-- ''Yangın vaaar! Yangın vaar! Şaban Çavuşlar'da yangın var!''
Hepimiz o tarafa doğru bakıyorduk. Saadettin daha fazla dayanamamış, sonunda kibriti çakıp, otları tutuşturmuştu. Biz de karşıdan alevleri seyrediyorduk.
Bağrışmalar koşuşturmalar başladı. Evlerin arka tarafında, beş-altı yüz metre ötede orak biçen kadın erkek onbeş-yirmi kişi bağırarak, koşarak yangını söndürmeye geliyorlardı. Erkekler, yangının ulaşamadığı yerlerden avluları yıkıp, ayırarak önünü kestiler. Kadınlar da evlerdeki su dolu bakırları çıkarıp yanan yerlere döküyorlardı. Sonra da boşalan bakırları doldurmak için çeşmeye koşuyorlardı.
Avluları yıkıp ayırmak, yangının büyümesini, dolayısıyla evlerin yanmasını önledi. Bağıra-çağıra yangını söndürdüler. Tam bir saat kadar sürdü yangın söndürme işi.
Artık kimse oyuna devam etmek istemiyordu. Karşıdan kuşbakışı seyrettiğimiz yangını, yerine gidip görmek istiyorduk.
Salih Ağabey, Basri Ağabey'e takıldı:
-- ''Saadettin, bugün otları yakıp sizi kurtardı. O'na madalya takın.''
Basri Ağabey'le ikimiz aynı anda cevap verdik:
-- ''Babasıyla, kocababası akşama madalya takarlar O'na!''
Gülüşerek arabacıklarımıza binip hep beraber aşağıya indik. Herkes acele ediyordu. Arabacıklarımızı eve bırakıp, yangın yerine gidecektik. Bazı arkadaşların evleri orada veya çok yakındı. Bizim evimiz beşyüz metre kadar uzaktı.
Arabacığımı bahçeye bıraktım. Sokak kapısından çıkarken birden gitmekten vazgeçtim. Saadettin'in kaçıp saklanacağını, bulmak için beni koşturacaklarını düşündüm. Ayrıca dayımların çok kızgın olacaklarını, bu öfkelerinin bana da zarar vereceğini hissediyordum. Tecrübelerim bunu bana öğretmişti.
Annem oraktan gelinceye kadar bahçede kendi kendime oynadım. Güneş batarken annem geldi. Yangını duymuş. Benim her zaman Saadettin'le olacağımı bildiği için, ilgimin olup olmadığını merak ediyordu. Beni bahçede görünce derin bir ''oh!'' çekti. Orağını, elliğini bir tarafa, başak toplamış, onları da başka bir tarafa attı, beni kucakladı. Öpüp kokladıktan sonra sorguya başladı:
-- ''Doğru söyle yavrum, yangınla bir ilgin var mı?''
Fazla sıkıştırmasın diye kestirmeden ikna etmeye çalıştım;
-- ''Vallahi, billahi yok.''
-- ''Yanında da değil miydin?''
-- ''Değildim.''
-- ''Doğru söyle.''
-- ''Vallahi değildim.''
-- ''Neredeydin öyle ise?''
-- ''Bayırda arabacık kaydım.''
-- ''Bütün gün mü?''
-- ''Hayır. Sabahtan Saadettin'le idim.''
-- ''Eee!..''
-- ''Onların avluda ikimiz birlikte oynadık.''
-- ''Sonra?''
-- ''Öğleye doğru ot yığınının yanına gitti. Etrafında dolanmaya başladı. Ben yumurta arıyor sandım. Sonra yüzüstü yere uzandı. 'Hasan gel bak.' diye yanına çağırdı.''
-- ''Eee!.. Gittin mi?''
-- ''Gittim tabi. Yumurta buldu sandım. Ama kibriti gösterdi. 'Çakayım bakalım ne olacak.' dedi?''
Annem heyecanlanmaya başlamıştı. Yavaş yavaş benim de ilgimin olduğuna kanaat getiriyor gibiydi. İki omuzumu sıkarak;
-- ''Hani orada yoktun? Bak oradaymışsın işte.''
Annemin sözünü kestim. Sinirli bir şekilde:
-- ''Anlatıyorum işte! Sonuna kadar dinlesene!''
-- ''Tamam, tamam! Anlat bakalım.''
-- ''Kibriti çakmamasını, mahalleyi yakacağını söyledim. Yalvardım, tekmeledim. Ama fayda etmedi. Ne yaptımsa, O, ''Dur, çakayım bakalım ne olacak?'' diyordu. Vazgeçiremeyeceğimi anlayınca, O'nun yanından ayrılıp, bayıra gittim. Tam iki saat sonra yangın başladı.''
Annem benim yalan söylemeyeceğimi bildiği için rahatlamıştı. Gülümseyerek sordu:
-- ''Aynen böyle mi oldu?''
Annemin bu soruyu benimle şakalaşmak için sorduğunu anlamıştım.
-- ''Evet, ekşimik dişimi kırsın, aynen böyle oldu!''
Kuvvetlice birbirimize sarıldık.
Akşam ezanı okunuyordu. Bu konuşmalar tek katlı, bir oda ve bir sahanlıktan ibaret olan küçücük evimizin kapısı önünde olmuştu. Annem ayağa kalktı. İçeriye girerken;
-- ''Hadi, şimdi ben namazımı kılayım. Yemeğimizi yiyip dayınlara gidelim, bakalım neler olmuş?'' dedi.
Bir saat sonra Saadettin'lere gittik.
İki katlı, tipik bir köy eviydi. Alt katı hayvanların ahırı, üstü de ikişer ikişer birleştirilmiş, iç içe odalardan oluşuyordu. İlk girilen odaya ''Aşevi,'' ona bağlı kinci odaya da ?'Soba'' diyorduk. Aşevinde açıkta yakılan ocak, sobada ise kubbemsi yapılmış fırın veya köşeli yapılmış külhan bulunuyordu. Külhan veya fırının ağzı aşevinde olduğundan oradan yakılır, içinde ekmek pişirilirdi. Kışın evler bunların içinde odun yakılarak ısıtılıyordu.
Merdivenlerden yukarıya çıkınca, içersinin çok kalabalık olduğunu anladık. Kapının önündeki ayakkabılar bunu gösteriyordu. Kapıyı açıp içeriye girdik. İçerisi o kadar kalabalık ki, kapıyı zorla açtığımız gibi şimdi de kapatamıyoruz. Kapı ağzından öteye gidemiyoruz.
İçerdekilerin en yaşlısı anneannem, ikincisi de annemdi. Ona yer açmaları gerekiyordu. Zaten kalabalıktan hiç hoşlanmayan anneannem bunu fırsat bildi.
-- ''Hadi bakalım, işi olmayanlar evlerine gitsin! Halanıza da yer açın. Siz göreceğinizi gördünüz, duyacağınızı duydunuz. Hadi dağılın gayri!..
Anneannemin şakası yoktur. O böyle söyleyince kim kalabilir? Tıklım tıklım dolu odalar iki dakikada boşalıverdi. İçerde dayımlar, annem, ben, anneannem ve Saadettin kaldık. Dayımlar da çıkıyorlardı, anneannem;
-- ''Adil, Dahil, Zekeriya siz kalın!'' deyince geri dönüp oturdular.
Kısa bir hal-hatır sorma faslından sonra, asıl konu üzerine konuşmalar başladı. Benim de sorguya çekileceğimi hissediyordum.
Saadettin, anneannemin kucağında yatıyordu. Anneannem, anaç tavuğun civcivlerini sarmaladığı gibi sarmalamıştı. Annem hemen yanlarına oturdu. Ben de, Saadettin'in yüzünü en iyi görebileceğim bir yer bulup oturdum. Kimseye çaktırmadan kaş-göz işaretleriyle anlaşmamız gerekebilirdi!
Annemin sorması üzerine, anneannem bildiklerini ve gördüklerini anlattı. Sonra dayımlar tarafından ben sorguya çekildim. Olayla hiçbir ilgimin olmayışına Adil Dayım'ın çok üzüldüğünü sezinledim. Anneannemin koruması altında olan Saadettin'e birşey yapamıyordu. Öksüz diye anneannem O'nun üzerine titriyordu. Oysa öfkesini benden alıp, rahatlayacaktı. Beni annemden başka koruyacak kimse yoktu. Onun olmadığı bir zamanda istediği gibi bu işi yapabilirdi.
Adil Dayım annemin bir küçüğüydü. Aralarında iki yaş vardı. Kızınca anneannem hariç kimseyi takmazdı.
Ben onun yeğeni değil, sanki ücretsiz uşağı idim. Her işine koştururdu. Yapmazsam dayak hazırdı. Bazen annemle tartışırdık.
-- ''Dayın ya, yapıver yavrum! Onun erkek çocuğu yok. Hepsi kız. Sen erkeksin.'' diyordu.
-- ''Ama onun çocuğu değilim.'' diye itiraz etmeye kalksam:
-- ''Ama yeğenisin!''
-- ''Benden başka dört tane daha var.''
-- ''Olsun, seni tercih ediyordur.''
-- ''İş yaptırıyor, hiç olmazsa bayramdan bayrama bir kez, harçlık bari verse ya!''
-- ''Olsun, dayındır. Sen gene de sözünü dinle!.. Başkalarına karşı, bizim bile farkında olmadığımız bir şekilde, bizi onlar koruyorlardır. Onlar olmasa başımıza kim bilir ne kötülükler gelir? Sen henüz küçüksün, aklın ermiyor. Dayının yaptırdığı işlerden sana hiçbir zarar gelmez. İş öğrenir, terbiye olursun. Nereden biliyorsun öyle olmadığını?
Bak yaşıtlarının içinde birçok yönden üstünsün. Başında baban olmadığı halde, herkesten daha terbiyelisin. Senin hakkında daha kimseden bir şikayet gelmedi. Bütün bunlar senin söz dinlemendendir. Dinlemezsen, yapmazsan, nasıl iyi bir insan olabilirsin ki?
-- ''Hadi gene kandırdın beni. Zaten istediğini yapmazsam dövecek. En iyisi yapayım da hem sen üzülme,
hem de ben dediğin gibi iyi çocuk olayım anneciğim!''
Adil Dayı'mın bana karşı tavrı böyle idi.
Saadettin yangını çıkarınca söndürmek istemiş, söndüremeyince babaannesine haber vermiş. Evden bakırları alıp su dökmüş. O, bunları yapıncaya kadar alevler otları yutmuş. Çalı-çırpıdan ve kuru ağaçlardan olan avlular yanmaya başlamış.
Söndüremeyeceğini anlayınca bahçenin üst tarafındaki orakçılara bağırmış. Onlar gelirken de köyden dışarıya kaçmış. Bağlar yerindeki mısır tarlasında yaptığımız kulübeye saklanmış.
Yangın söndürüldükten sonra, Saadettin'in kaçtığı anlaşılmış. Aranmadık yer kalmamış. Fakat bulamamışlar. Cemile Abla'sı akşam ezanı okunurken mısır tarlasındaki kulübeye gitmiş, ama bulamamış. Saklandığını düşünerek bağırmaya başlamış.
-- ''Saadettiiin!.. Neredeysen çık gülüm!.. Seni bulmadan eve gitmeyeceğim! Karanlık oluyor, korkmaya başladım, ne olur çık artık? İstersen ikimiz beraber saklanalım. Yalnız kalmaya korkuyorum. Hadi benim şeker gülüm!..''
Ablasının yalvarmalarına dayanamayan Saadettin, saklandığı yerden çıkmış. Eve dönmek istemese de ablası ikna etmiş. Kimseye görünmeden babaannesinin yanına gelmişler. Artık emniyette! Babaannesinin yanında oldukça, kimse birşey yapamaz.
Bizim geldiğimizde, onlar geleli onbeş-yirmi dakika olmuş. Saadettin'e kim, ne sorduysa cevap alamamış? Hiç konuşmamış.
Saadettin sarışındı. Şimdi bembeyaz olmuş. Belli ki çok korkmuş. Hala da korku içinde olduğu anlaşılıyordu. Babasından daha çok, ?'kocababa'' dediği amcasından korkuyor olmalıydı. Zira yanan otlar ve avlu onundu.
Anneannem;
-- ''Ümmügülsüm, bu çocuk çok korkmuş! Hazırla da kurşun dökelim kızım!'' dedi.
Annem kalktı, tavayı, suyu, yağı ve kurşunları getirdi. Ateş yakıp tavadaki yağın içinde kurşunları eritti.
Sadettin'i oturttular. Su dolu leğeni başının üzerine tuttular. Tavadaki kızgın yağ ile kurşunu leğene boşaltınca ''cazz'' diye bir ses çıktı. Kurşunların aldığı şekiller üzerinde birçok yorumlar yaptılar. Okuyup üflediler.
Kurşun dökme işi bitince Anneannem;
-- ''Hadi şimdi biraz bakır karası hazırla da içirelim.'' dedi.
Kurşun dökmek birşey değildi. İşin zor tarafı şimdi başlıyordu. Bakır karası içmek çok zor. Hele Saadettin'e içirmek, iki kat daha zor. Merak etmeye başladım, bakalım ne olacak? Babaannesinin kucağında kuzu kuzu yatan Saadettin biraz sonra aslan kesilebilir, evin altını üstüne getirebilir. İşte o zaman da bir ton dayak yerdi! Hele babaannesinin kucağından bir kalkıp ayrılsın!..
Ateşte yemek pişirilirken dışı kurum tutan bakır kapların birisinden yeterli bakır karası kazındı. Suda eritildi. Sıra Saadettin'e içirilmeye geldi.
-- ''Aç yavrum ağzını'' dedi babaannesi.
Saadettin, gözlerini fal taşı gibi açmış, kırpıştırarak, kafasını da hafif hafif sallayarak beni çağırıyordu. Yanına gittim. Duyulması, anlaşılması çok zor bir sesle:
-- ''Sabahtan beri hiçbir şey yemedim. Açlıktan ölüyorum! Annene söyle onu içirmesin bana!'' dedi.
Kulağına eğildim;
-- ''Anneme değil, babaannene kendin söyle. Onu içmezsen hem yemek vermezler, Hem de bir ton dayak yersin. Sözümü bu kez dinle. Herhangi bir aksilik yaparsan, babanın ve kocababanın elinden seni babaannen de alamaz!'' dedim.
Yanından ayrılırken anneannem sordu:
-- ''Ne konuştunuz be yavrum?
-- ''Karnı çok acıkmış. Azıcık yemek yiyeyim de öyle içeyim.'' diyor.
-- ''İlkin ilacı iç, şifa olur kuzum. Hadi, ver halası da içsin kuzum.''
Herkes Saadettin'e bakıyordu. Nazlanacak gibi oldu. Adil Dayım, yani kocababası gür sesiyle kükredi:
-- ''Aç ağzını hergele! Gelirsem boynunu koparırım!..''
İçimiz titredi. Annemin elindeki dolu kaşık yere düştü.
-- ''Aman be Adil, aklımı aldın!.. Ne bağırıyorsun öyle deli gibi?''
Dayım, bağırırken kalkıyormuş gibi dizlerinin üzerinde yükselmişti. Anneannem de korkup hoplamıştı. Aklı başına gelince dayıma, onun sesine denk bir sesle karşılık verdi:
-- ''Seni gidi ...!!!... dölü seni! Yüreğimizi hoplattın! Bu çocuğa birşey olsun, sana dünyayı dar getirmezsem bana da Şaban Çavuş'un karısı Saliha demesinler. Kalk, yıkıl git oradan. Bir kucak otu yandı diye gösterdiği şiddete bak. Defol git, gözüme görünme!..''
Oturduğu yerden dayıma atacak birşeyler arıyordu. Annemin elinden düşen kaşık eline geçti. Atmaya çalışırken, annem önledi. Dahil ve Zekeriya Dayım'lar iş büyümesin diye kollarına girip, ağabeylerini dışarıya çıkardılar.
Saadettin korkusundan ve ısrarlar üzerine, istemeye istemeye, üç-dört kaşık bakır karası içti.
Annem, kendi odasında bulunan Emine Abla'yı çağırdı. O'nunla birlikte Cemile Abla da geldi.
-- ''Saadettin acıkmış, O'na birşeyler verin de yesin.'' dedi.
Emine Abla;
-- ''Zaten hepimiz açız. Akşam yemeği yemedik.''
Cemile Abla :
-- ''Biz de açız, sofrayı kuralım da karnımızı doyuralım.'' dedi.
Onlar sofra hazırlığı yaparken, biz de eve dönüyorduk. ''gitmeyin, beraber yiyelim'' dediler ama, biz aç değildik.
Dışarıya çıktığımızda Adil Dayım, elinde gemici feneriyle ahırdan çıkıyordu.
-- ''Abla gidiyor musunuz? Hava karanlık, Eve kadar götüreyim istersen. İstersen feneri alın, yarın Hasan getirir.''
-- ''Gerek yok, gece size lazım olur. Hasan'ın elektriği var. Yeter o bize.''
Ertesi gün, Zekeriya Dayım ağabeyine kendi ot yığınını vermiş, zararını karşılamıştı. Böylece Sadettin de amcasının şiddetinden kurtulmuştu. Öğleye yakın bir saatte buluştuk. Akşama kadar köy dışında, mısır tarlasında kuş kovaladık, mısır pişirdik, nohutlardan çotul yaptık. Bir gün öncesini konuştuk. Ot yığınını neden yaktığını, o anki duygularının neler olduğunu bir türlü izah edemiyordu? Ancak, ikimiz de bu olayın çok ucuz atlatıldığına inanıyorduk.


Hasan Kırımlı

Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.

Öykü için yorumlar

Bu öyküyü sevdim diyenler

Yazarın son 10 yazısı

Şiirlerin ve denemelerin telif hakları ve sorumluluğu sahiplerine aittir. Siirkolik.com telif hakları yasasınca şiir teliflerine bağlı kalmayı taahhüt eder.
Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.
Siirkolik Şiir Bildirimleri