» Sohbet odamyz tekrar aktif. Sohbet etmek için TIKLAYINIZ...

13.08

2010

Düş Yolcusu

Şeyma Aydın




Birkaç günümü büyük emeklerimi verdiğim kitabım üzerine yoğunlaştırdım.
Kitaptaki yazdığım sözcükler, cümleler, öznesi, yüklemi bakımından beni oldukça etkiliyordu. Yazdığım şeyler aslında hayatımın içinden kopup gelmiş, sayfalara incesi incesine dökülmüştü. Uzun uzun yazdıklarımı düşünüyordum. Kafamın içinde 24 yıllık hayat tecrübesi dolanıp duruyordu. Bir yandan oturduğum kafedende istanbulun şiddetli yağmurunu izliyordum. Düşen her damla içime bir ok gibi saplanıyordu. Gözlerimden akan yaşlar da yağmura karışmıştı. Bian neden ağladığımı düşündüm. İstanbul beni derinden etkiliyordu.
İstanbul hakkında hiçbir fikrim yoktu aslında. Almanya dan gelişim, başka bir yerleşim yerine alışmak oldukça zordu benim için. Hele ki İstanbul gibi koca şehre alışmak... Yağan yağmura daldım, istanbulun eşsiz manzarasına doyumsuz gözlerle bakadururken;
- 'rahatsız etmiyorsam oturabilir miyim acaba?'
Diyen bir erkek sesi duydum. Başımı çevirdiğimde oldukça yakışıklı, renkli gözlü ve uzun boylu biri duruyordu karşımda.
- ' tabi buyurun.' Diye kekeledim. Biran heyecanlanmış hissine kapılmıştım.
Başımı tekrar İstanbul a çevirdim ve düşüncelerimi pekiştirdim. Niye buradayım? Diye soru sormaktan ucu ucuna delirmiş gibiydim.
- 'çok dalgınsınız?' dedi yanımdaki adam.
- 'hiç farkında değilim' diyerek bakışlarımı onun yönünden çekerek İstanbul a doğrulttum.
Anlamıştı konuşmak istemeyişimi. Garsondan bir orta şekerli Türk kahvesi isteyerek, çantasından çıkarttığı birkaç dosyayı inceler olmuştu. Nedense bir ona birde İstanbul a bakar olmuştum. İstanbul un muhteşem manzarası altında büyülenmek elden gelir bir şey değildi doğrusu. Karşımda Kızkulesi, gözlerimi dikmiş heyecanla bakıyordum.
—'kendinize iyi bakın' diye bir ses duydum. Kafamı çevirdiğimde yanımdaki adam gitmişti. Masada bir not vardı. Notta şunlar yazıyordu:
' ben Yusuf. Sizinle ne kadar konuşmaya çalışmış olsam da ve bir o kadar da rahatsız etmiş hissine kapılsam da size bakmak büyük keyif veriyordu. Sizinle daha yakından tanışmak istiyorum. Altta iş yerimin adresi ve telefon numaram var. Ararsanız sevinirim. İyi günler...'
Çok şaşırmıştım. Bir yandan her ne kadar tanımasam da masamda oturan biriyle ilgilenmeyişim aklımdan geçiyordu. Ne kadar kaba bir davranış olsa da tanımadığım kişilerle konuşmayı istemem pek de doğru sayılmaz.
Kafe den ayrıldığımda saat 14.00 dı. Şiddetli yağan yağmur yerini güneşli bir havaya ve gökkuşağına bırakmıştı. İstanbul beni iyiden iyiye içine çekiyordu. Her an her sn. ayrı bir hava, ayrı bir dokunuştu sanki. Boğazın karşısında bir banka oturmuş Yusuf beyin teklifini düşünüyordum. Aynı yerde bir kahve ile affedilmek çok hoş olurdu benim için. Eve geldim. Evimin tam karşısında galata kulesi... Gecesi ayrı bir hava, gündüzü ayrı... Yanından geçen yarasalar ne kadar ürkütücü olsa da galata kulesinin gizemliliğine ayrı bir hava katıyordu.
Penceremin önünde duran koltuğumda uyuyakalmışım. Sabah uyandığımda saat 9 du.
8 de iş görüşmem olduğu tamamen aklımdan çıkmıştı. Apar topar evden çıktım. İstanbul un
Trafiğini duymuştum. İnsanları çileden çıkarıyordu. Beni de çileden çıkartmıştı sanırım.
Bunu önümdeki bayana 'hadi biraz daha hızlı' derken anladım. Artık bende İstanbullu olmuştum sanırım. Zar zor trafik duruldu ama ben iş görüşmesine yetişememiştim. İş yerimin önünde umutsuzca bekliyordum. Çok geç kalmıştım. Arkamdan;
— 'merhaba' diye bir ses duydum.
Kafamı çevirdiğimde geçen gün ki kafede tanıştığımız Yusuf beydi.
-'merhaba' diyerek karşılık verdim.
-'hangi rüzgâr attı size buraya' derken yüzünde küçük bir tebessüm vardı.
-'iş görüşmesi için gelmiştim ama çok geç kaldım. İstanbul un trafiğiyle işimi kaybettim' diyerek yüzümde üzüntü ve tebessüm karışımı bir çizgi oluştuğunu hissettim.
-'çok üzüldüm' diyerek karşılık verdi... Ve sonra devam etti.
-'ben burada genel müdürüm. Bugün işe birçok kişi arasından sadece 5 kişi seçmem gerekiyor.
-'sizinde işiniz zormuş'.
-'evet öyle ama sayı 4 e düştü sanırım.'
-'nasıl yani?'
-'sizi işe alıyorum tabii sizce de uygunsa.'
Yüzümde tebessüm oluştu.
-'çok teşekkür ederim.' Diyerek elimi uzattım.
Karşılık verdi. Ve sonra aynı kafeye giderek kahve sözümüde aradan çıkartmıştım.
-'işe aldığım personelimin adını ne zaman öğreneceğim acaba?' dedi.
Bende hafif bir kızarıklık ve tebessüm oluştu.
- 'adım esen' dedim.
Elini uzatarak
-'memnun oldum bende Yusuf' diyerek karşılık verdi.
Bir yandan İstanbul a bakıyorum. Bugün hava daha bir güzeldi. Kuşlar cıvıl cıvıldı. Bir yandan da Yusuf un içimde yarattığı mutluluğu düşünüyordum. İlk kez tattığım bu duygular beni kontrolden çıkaracak gibi hissediyordum. Saat 16.00 olmuştu. Zaman Yusuf un yanında ne çabuk geçiyordu. İstanbul da hava biraz buruklaşmış, yer yer yağmur yağmaya başlamıştı.
Kafeden çıkıp taksi durağına doğru ilerliyorduk. Yağan yağmur bugün öyle güzeldi ki anlamsız ifadelerde bulunuyor ve konuşmakta zorlanıyordum. Durağa gelmiştik.
Yusuf:
-'2 gün sonra aynı yerde. Ne dersin?' dedi
—'bakalım' diyerek cevap verdim. Ve gelen taksiye apar topar binerek evime doğru yol alıyordum. Eve vardığımda kendimi yatağa atmaktan alıkoyamadım. Hemen uyuyup kalmışım. Sabah 6 sularında uyanıp galata kulesine doğru kahvaltımı yaptım. Bugün içim kıpır kıpırdı. İstanbul da öyle... Hafta sonunun verdiği güzellikle istiklal caddesi denilen yere doğru yol almıştım. Almaya da ki bütün Türk arkadaşlarım orayı öyle methetmişti ki görmeden gidersem çok ayıp olacaktı arkadaşlarıma ve İstanbul a. İstiklal caddesi öyle güzel bir yerdi ki insanlar burada apayrı güzelliğe bürünüyordu. İstanbul un insanı aslında iyiydi.
Kötü olanları da vardı tabii. Ama buradaki insanların kötü olacağını düşünmek çok zordu.
Sanki herkes iyilik meleğiydi. Akşama doğru istiklal caddesini bırakıp bir kafe de boğaza karşı çay içiyordum. Boğazdan akan suların içindeyim sanki. İstanbul un her şeyi beni kendine hayran bırakıyordu. Kafeden çıkıp eve doğru yol aldım. Bu sefer eve gittiğimde evde tek değildim. Liseden arkadaşım olan fatih beni ziyarete gelmişti. Onu görünce çok şaşırmıştım.
-'hoş geldin' diyerek boynuna sarıldım. Fatih benim en yakın arkadaşımdı. Onunla her şeyimiz aynıydı. Yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmezdi.
-'hoş bulduk' diyerek oda sarıldı. Çok mutlu görünüyordu.
-'nereden çıktın sen?' diyerek hayretler içinde ona bakıyordum.
-'burada bir işim çıktı. Teyzemin kızı bir kaza geçirmişti. Onun yanına geldim. Seninde burada olduğunu öğrenince senide ziyaret edeyim dedim. Eee nasıl İstanbul a alıştın mı?'diyerek o uzun uzun konuşmasını bitiriverdi.
-'pek değil ama alıştım biraz. Burası öyle güzel ki her yeri ayrı bir hava içinde.' diyerek tebessümle cümleme noktayı koymuştum.
-'yüzünün ifadesinden belli. Beni gördüğüne bu kadar çok sevinmedin.' Diyerek beni kızdırmaya çalışıyordu.
-'aşk olsun fatih cim o nasıl söz diyerek' gönlünü almaya çalışıyordum. Tabii fatih yine aynı fatih. Hiç altta kalır mı?
— 'tamam tamam. Bir yemek ısmarlarsan barışırım.' Diyerek mutfağın yolunu göstertti bana.
Ne kadar kızsam da çok sevdiğim bir arkadaşım olduğu için bir şey diyemiyor, mutfağa doğru ne yemek yapsam diye düşünüyordum. Evde sadece makarna vardı. Makarna yapıp biraz sosladıktan sonra fatihe götürdüm. O yine her zaman ki uyuzluğunu yaparak;
-'bekar yemeği yiyoruz...' diyerek sinir etmeye çalışıyordu...
Biraz konuştuk dertleştik. Eski günleri yâd ettik. Ona Yusuf tan bahsettim. Yeni işimde patronumun o olduğunu anlattım uzun uzun. Sabırla beni dinledikten sonra sert bir tavırla;
-' pek yakın olma' diyerek hoşlanmadığını belli etmiş ve odasına doğru yol almıştı.
Bense şaşkın bakışlarla bir türlü anlam veremiyordum... Bu gece sakin geçmişti. Ben penceremden İstanbul u izleyip duruyorum. Fatihin bu sözüne pek bir anlam verememiştim.
Sabah olmuştu. Fatih yine benden önce kalkıp camın önünde dikiliverdi.
- 'günaydın' dediğimde asık bir suratla;
- 'günaydın' diyerek karşılık verdi. Anlaşılan dünkü fatihle bugünkü fatih aynıydı. Niye böyle yaptığını bir türlü anlayamıyordum. Çok geç olmadan hazırlanıp evden çıktık.
- ' eee fatih nerelere gidelim bugün?' diye sordum.
Fatih:
-' fark etmez' diyerek yine o tavırlı halini ortaya koymuştu. Bir taksiye binip Ortaköy e gittik.
Fatih in en sevdiği yemekleri alarak gönlünü almaya çalışıyordum, ama oldukça zordu.
-'neden böyle yapıyorsun fatih?' diye sormak istedim.
-'ne yapıyorum ki ben.' Diyerek sakin bir tavır aldı. Susmuştum. Bir bankta öylece oturuyorduk.
— 'Yusuf u görmedin bile neden onu duyduğunda bana kızdın ki?' diye sormak geçti içimden ama öyle öfkeli bakıyordu ki gözleri korkudan soramaz oldum ve fatih:
— 'Yusuf la aranızda ne var?' Dedi.
— ' hiçbir şey. Ne olabilir ki sadece iş arkadaşıyız.' Diyerek onu yatıştırmaya çalışıyordum.
— ' emin misin?'
— ' elbette fatih. Sen ne zannediyordun?'
— 'boş ver' diyerek oturuş şeklini değiştirdi.
Bir süre sessizce oturduk. Akşam oluyordu. İstanbul o akşam ılık bir hava içindeydi. Ortaköy deki insanlar evlerine doğru yol alıyordular.
- ' kalkalım mı artık' dedim fatih e.
- ' erken değil mi?'
- ' nasıl istersen.' Diyerek üstüne fazla gitmemeye çalışıyordum. Hava iyiden iyiye soğumaya başlamıştı. Ilık hava yerini yağmura bırakmıştı.
- ' seni bir kafe ye götürmek istiyorum. Arkadaşım bu gece orda çıkacak. Gidelim mi?' diye sordu fatih.
- ' olur.' Şeklinde başımı salladım. Gittiğimiz yer pek tekin yer değildi. İnsanların yüzlerindeki demirler, kılık kıyafetleri... Bir türlü anlam veremiyordum. Fatih in böyle arkadaşları olduğuna çok şaşırmıştım.
- ' ne içersin?' diye mırıldandı fatih.
- ' kola.' Dediğimde fatih güldü ve garson kılıklı bir adama iki bira diye seslendi.
Hayatımda hiç bira içmemiştim. Bilmediğim bir şeyi içmekte istemezdim ama fatihlede ancak onun suyuna gide gide barışabilirdim. Biralar geldi. Fatih hemen kafasına dikiverdi.
Bense öylece bakıyordum. Fatih:
- ' hadi sene ne bekliyorsun?' diye bağırmaya başladı. Fatih i tanıyamaz olmuştum. Benim arkadaşım gitmiş yerine başka bir adam gelmişti sanki.
- ' ben gidiyorum.' Diyerek masadan kalktım.
- ' nereye gidiyorsun?'
- 'eve. Daha fazla kalkmak istemiyorum burada.'
- 'otur.' Diyerek kolumdan tuttu ve çekti. Yere düşüyordum. Aklım almıyordu bu karşımdaki fatih miydi?
- ' hadi iç şunu.' Diye bağırmaya başladı. Korkudan içmek zorunda kaldım.
Bira midemi altüst etmişti.
- ' lavaboya gitmek istiyorum.' Diyerek fatih e bakıyordum. Fatihse hiç algılamıyordu beni. Bir süre sonra fatih oturduğumuz masada sızıp kalmıştı. Hemen dışarı çıkmaya çalıştım. Kapının önünde taksi bekliyordum. Kolumdan biri tutup çekti ve burnuma bir şey dayadı. O an bayılmıştım. Gözlerimi açtığımda bir arabadaydım. İki adam Arnavut köy tarafına diyordu. Sanırım Arnavut köy e gidiyorduk. Etraf çok karanlıktı. Hiçbir şey göremiyordum. Adamlar uyandığımı fark ederek:
- 'sakın bir yamuk yapma.' Diyordu. Çok korkuyordum. Bir an ayaklarımın ve ellerimin bağlı olduğunu fark ettim. Korku içimi öyle kaplamıştı ki, İstanbul un gecesi gibi içim bir an kapkaranlık olmuştu. Bir an durduk. Adamlardan biri:
- ' getir kızı.' Diye bağırıyordu. Yüzü maskeli bir adam beni arabadan indirip inşaata doğru sürüklüyordu. Her tarafım kan revan içindeydi. İnşaata vardığımızda ellerimi ve ayaklarımı bir adam çözdü ve kanayan yerlerimi siliyordu.
- ' nerdeyim ben?' diye sordum.
- 'kes sesini.' Diyen maskeli adam beni iyiden iyiye ürkütüyordu.
- ' kimdi bu adamlar? Beni neden kaçırmışlardı?' diye aklımdan geçenleri pekiştirirken yüzü maskeli bir adam:
- ' hadi yürü.' Diye bağırarak kolumdan tuttuğu gibi sürükleyiverdi beni. Canım öyle yanıyordu ki fatih hiç aklıma gelmiyordu. Bir an durduk. Beni götüren adamın telefonu çalıyordu. Uzun uzun konuştuktan sonra;
- 'yeni yerimiz Beyazıt Kapalıçarşı.' Diyerek yanımızdaki diğer maskeli adama haber verdi. Ortalama beş dakika sonra arabaya ulaştık. Her yer öyle karanlıktı ki, İstanbul öyle korkunç geliyordu ki o gece, tüylerimi ürperten o soğuk gece de bir başıma oradan oraya İstanbul un içinde bilmediğim yerlerde dolaşıyordum. Büyük ağaçlı ormanları geçtikten sonra Beyazıt a varabilmiştik. Beyazıt ta ki ışıklı sokaklar gözlerimi alıyordu. Her yer insan kaynıyordu. Ama kimse kaçırıldığımın farkında değildi. Elim kolum bağlı öylece insanların yanından geçiyordum. Yanımda ki adamlardan kurtulmanın yolunu bulmam gerekiyordu. Öyle hızlı gidiyorduk ki bir an ani bir frenle durduk. Önümüze İstanbul un ıssız sokaklarından gelen küçük bir kedi yavrusu çıkmıştı. Az daha eziyorduk. Ama arabayı kullanan maskeli adam sinirle arabadan indi. Ve Beyazıt ın bir yanı ağaçlıklarla kaplı olan ormana kedi yavrusuyla gidiverdi. Kısa süre sonra bir silah sesi duyuldu. Arabadaki diğer yüzü maskeli olan adamsa:
- ' ne zaman bir şeye sinirlense hemen öldürüyor.' Dedi. Bunu uyarı olarak bellemiştim kendime. Her dediklerini yapmak mecburiyetindeydim.
- 'Allah ım nerden geldim bu İstanbul a.' diyerek isyan etmekten kendimi alıkoyamadım. Aslında İstanbul öyle güzel bir yerdi ki yaşadıklarımın korkusundan olsa gerek İstanbul dan nefret ediyordum. Acaba fatih ne yapıyordur. Acaba o mu beni kaçırttı. Ya Yusuf ne yapıyordur. Arıyor mudur beni? Allah ım düşünmekten aklımı yitirecektim. Çok geçmeden yola çıktık. Kapalıçarşı denen yere geldik. Her yer çok karanlıktı. Çok korkuyordum. Gittiğimiz yer bir hanın içiydi. Birkaç odadan oluşmuş iki katlı bir yer... Her tarafta yüzleri maskeli yüzlerce adamlar... Sanki İstanbul un bütün insanı burada... Bir adam beni arabadan indirdi. Bir sandalyeye oturttu. Ellerimi sandalyenin arkasından bağladı. Şaşkınlık ve korku dolu gözlerle etrafıma bakıyordum. Bir an fatih in sesini duyar gibi oldum. Heyecanla arkama baktığımda maskeli bir adamın sesiydi. Yemek getirdiğini söylemişti. Maskeli adama
- 'neden beni kaçırdınız?' dediğimde yüzüme uzun uzun baktı.
- ' çok sürmeyecek.' Dedi ve gitti. Hiçbir şey anlamamıştım. Gecenin karanlığı yavaş yavaş yerini güneşe bırakıyordu. İstanbul un korku dolu gecesinden kurtulup güneşli bir havaya kavuşmuştum. Sanki İstanbul un gecesi cehennem, gündüzü cennetti. Maskeli adam yanıma gelerek:
- 'gitme zamanı.' Dedi.
- 'nereye?' diye sorduğumda uzun uzun baktı ve:
- ' acele et.' Diyerek bağırmaya başlamıştı. Elimden
- ' Allah ım yardım et.' Demekten başka bir şey gelmiyordu. Yine aynı arabaya binerek uzun bir yolculuğa çıktık. Bu sefer kartal diye bir yere gidiyorduk. Kartal diyince aklıma kuş olan kartal geldi. Acaba orası da kartallarla mı dolu? Bir an saçmaladığımı düşündüm. Çok geç olmadan kartal denen yere gelmiştik. Yavaş yavaş İstanbul u tanımaya başlıyordum. Kartal da güzel bir yerdi. Aslında İstanbul un her yeri çok güzeldi. Ağaçlar... Kuşlar... İnsanlar... Hepsi İstanbul un ayrı bir güzelliğine bürünüyordu. Ne yazık ki biz bu güzelliklerden mahrum olup, gecenin karanlığıyla yani İstanbul un gerçek yüzü olan yerlerde dolaşır olmuştuk. Neden buradayım? Sorusu aklımın bir köşesine yazılı bir ferman gibiydi. Yüzleri maskeli adamlar fermanımı bilmeden yazdırıyorlardı. Bense amaçsızsa İstanbul un bir ucundan diğer ucuna sürükleniyorum. Kartal da baya dolaştıktan sonra depo gibi bir yerin önünde durduk. Çok ıssız bir yerdi. Arabadan inen yüzleri maskeli adamlar kollarımdan tutup depoya doğru götürüyorlardı. Çok korkuyordum. Yolun sonuna gelmiş hissi vardı içimde. Bu tür düşünceleri kafamdan atıp iyi düşünceleri yerine koymak varken... Cümlemi bitirmeye fırsat kalmadan bir el silah sesi duyuldu. İçimdeki korku giderek hızlandı. Bir an durduk. Yüzü maskeli adamlardan birinin telefonu çaldı. Kuzeye doğru ilerlemeye başladı. İstanbul un gecesi çığırından çıkmıştı. Gece daha bir etkileyici oldu. Telefon görüşmesini bitiren maskeli adam yanımıza gelerek:
- 'bitirin işini.' Diye bağırmaya başladı ve arabaya binip gitti. Yanımdaki yüzü maskeli adam bana uzun uzun baktıktan sonra beni depoya doğru götürmeye başladı. Depo karton kutularla doluydu. Her taraf çok aydınlıktı. Etrafıma bakmakta çok zorlanıyordum. Yüzü maskeli adam gözlerimi kumaş gibi bir şeyle bağladıktan sonra sandalyeye oturttu. Ellerimi ve ayaklarımı bağladıktan sonra:
- 'affet.' Diye bir ses duydum. Artık yolun sonundaydım. 'Niçin öldürülüyorum?'diye bağırmaya başladım. Ama hiçbir ses kulak vermiyordu bana. Etraf bir anda sakinleşti. İstanbul un gecesi beni içine çekmişti. İyiden iyiye karanlık bir bataklığın içindeydim. Ne kurtulacak bir yol vardı önümde, ne de yardım isteyecek bir dost. Tek çarem dua etmekti. Yüzü maskeli adam yanıma gelerek gözümdeki kumaşı bir anda çekip aldı. Ellerimdeki ve ayaklarımdaki ipleri çözerek önümde diz çöktü. Ve maskesini çıkardı. 65 yaşlarında, yüzü ve elleri kırışık, saçları ak bir adam oturuyordu önümde. Şaşkınlık içerisinde yerimden kalkarak kaçmaya çalıştım. Kapıda yüzleri maskeli adamlar bekliyordu. Kaçmaktan vazgeçip yaşlı adamın yanına gittim.
- 'ne istiyorsunuz benden? Neden beni öldürmek istediniz?'
- Affet bizi kızım. Affet.' Diyordu. Tek dediği söz affetti.
- 'siz kimsiniz?'
- 'ben yaşlı bir adamım. Emir kuluyum. Seni öldürmemi istediler ama yapamadım.'
- 'Kim öldürtmek istedi beni?'
- 'patron.'
- 'o kim?'
- 'Yusuf adında bir genç.' Dedi. Yusuf lafı beynime çakılmıştı sanki. Acaba benim arkadaşım olan Yusuf muydu? Beynimde soru yığınıyla yaşlı adama bakıyordum.
- 'hemen gitmezsen seni yine bulup öldürürler.'diye bağırmaya başladı yaşlı adam.
- 'kapıda yüzü maskeli adamlar varken nereden kaçabilirim. Yolun sonuna gelmişim işte.' Diyerek umutsuzluk ve korku dolu bakışlarla yaşlı adama bakıyordum.
- 'arkada bir kapı var. Oradan kaçabilirsin.' Dedi yaşlı adam. Hemen tek kurtuluş yolum olan arka kapıya doğru koştum. Kapının arkası büyük ormanlık alandı. Ormanda hızla koşuyordum. Bu arada gün ağarmaya başlamış, gecenin bataklığından çıkışa doğru hızla tırmanıyordum. Ormanı geçerek otoban gibi bir yere inmiştim. Otostop çekerek bir adamın arabasına bindim. Adam:
- 'nereye gidiyorsunuz?' diye sorunca İstanbul u iyi bilmediğim için;
- 'en yakın karakola gidebilir miyiz?' diye sordum. Adamsa:
- 'tamam.' Diyerek yoluna devam etti. Hava iyice açılmıştı. İstanbul un bütün güzelliği ortadaydı. Ama içimdeki korku dolu bakışlar beni iyiye yöneltmiyordu. Bir evin önünde durduk. Adamın kötü niyetli olduğuna dair bir his vardı içimde. Hemen arabadan inerek koşmaya başladım. Adamsa gülerek yoluna devam ediyordu. Koşar adımlarla karakol bulmaya çalışıyordum. Yoldan geçen polis ekipleri beni durdurarak:
- 'nereye böyle?' diye sordu.
- 'yüzü maskeli adamlar beni kaçırıp öldürmeye kalktı. Yardım edin.'
- 'tamam. Arabaya binin karakolda ifadenizi alalım.' Dediler. Hemen arabaya binerek bir an önce bu kâbusun bitmesini istiyordum. Çok geçmeden polislerden biri silahını bana doğrultarak:
- 'nereye kaçabilirdin. O yaşlı adam sayesinde kaçtın ama şimdi öleceksin.' Diyerek gülmeye başladı. Bu adamlar polis değil beni kaçıran o yüzleri maskeli adamlardı. Allah ım nereye düştüm ben diyerek ağlamaya başladım. Gittiğimiz yer Kız kulesiydi. Beni oraya kapatacaklarını söylüyorlardı. İyiden iyiye saran bu korku bayılmama neden olmuştu. Gözlerimi açtığımda bir küçük odanın içindeydim. Yerden kalkarak dışarı doğru baktığımda her taraf sularla kaplıydı. Sanki koskoca okyanusun ortasında tek başına kalmış bir balık gibiydim. Kız kulesini hep fotoğraflardan görürdüm. Şimdi ise içindeyim. Buraya hapsedilmiş bir kız vardı. Şimdi bende o kız gibi burada ölüp gideceğim. İstanbullular için bir efsane haline gelen kız kulesi, hayatımın son günlerini geçireceğim yer olmuştu. Buradan bakıldığında İstanbul ellerimin altındaydı. Her yer öyle güzel görünüyordu ki... İstanbul un her mükemmelliği ayaklar altındaydı. Bir ses geldi aşağıdan. Uzun merdivenleri olan kız kulesinden aşağıya doğru inerken yüzü maskeli adam:
- 'gitme zamanı.' Diyerek beni götürmeye çalışıyordu. Oysaki ben gitmek istemiyordum. Kız kulesi öyle büyüleyiciydi ki hep orda kalmak istiyordum. Bu pekte mümkün olmadı ne yazık ki. Apar topar bir takaya binerek kıyıya doğru yol alıyorduk. Hava kararmaya meyilliydi. Kıyıya vardığımızda yüzü maskeli adam:
- 'şimdi istediğin yere gidebilirsin.' Dedi ve arabaya binerek hızla uzaklaştı. Bense kız kulesinin karşısında duran bankta oturmuştum. Yaşadıklarım film gibi gözlerimin önünden geçiyordu. Hava iyice kararmıştı. Oturduğum bankta uyuya kalmıştım. Kulağımda ince bir ses:
- 'hadi uyan artık.' Diye bağırıyordu. Gözlerimi açtığımda bir kafedeydim. Karşımda Yusuf.
- 'yanınıza oturduğumda çok yorgun görünüyordunuz. Bir an da uyuya kaldınız.' Dedi. Şaşkınlıkla ona bakıyordum.
- 'Yusuf.' Kelimesi çıktı ağzımdan.
- 'adımı nereden biliyorsunuz? Daha tanışmadık bile.' Dedikten sonra gördüklerimin bir rüyadan ibaret olduğunu anlamıştım. Aceleyle kalkarak dışarı çıktığımda Almanya da ki evimin karşısında duran bir pastanede oturduğumu fark ettim. Bütün gördüklerim, yaşadıklarım, İstanbul... Hepsi bir rüyadan ibaretti. Karşıdan fatih in gelişiyle hepsi belli oluyordu... fatih e:
- ' rüyam da İstanbuldaydım fatih. Sende vardın." Dediğimde fatih:
- 'bende öyle.' Dedi ve şaşkın bakışlarla birbirimize bakıyorduk. İkimizde aynı rüyayı görmüştük.
- 'İstanbul...' demiştim içimden. Rüya da olsa öyle büyüleyiciydi ki hemen gidip yaşadıklarımı gerçeğe çevirmek istiyordum...



Şeyma Aydın

Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.

Deneme için yorumlar

Bu denemeyi sevdim diyenler

Yazarın son 10 yazısı

Şiirlerin ve denemelerin telif hakları ve sorumluluğu sahiplerine aittir. Siirkolik.com telif hakları yasasınca şiir teliflerine bağlı kalmayı taahhüt eder.
Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.
Siirkolik Şiir Bildirimleri